Türkiye 2026 için ihracatta hedef büyüdü. Ancak maliyet baskısı, enerji fiyatları ve küresel kırılganlıklar büyümenin sürdürülebilirliğini sorgulatıyor.
Türkiye ihracatı son yıllarda yakaladığı ivmeyi korumaya çalışıyor. Böyle bir zeminde topu ne kadar oyunda tuttuğumuzdan çok kaç gol atabildiğimiz önem kazanıyor! Sadece “ne kadar sattığımız” konusunun ötesinde “hangi maliyetle ve hangi riskle sattığımız” sorusu son derece kritik hale geliyor. Türkiye İhracatçılar Meclisi verilerine göre 2025 yılında 273,4 milyar dolarla rekor kıran ihracat, 2026 için 282 milyar dolar hedefiyle yeni bir eşikte duruyor. Bu hedef, klasik bir büyüme hikâyesinden çok, giderek sertleşen küresel koşullarda bir dayanıklılık testi niteliği taşıyor.
2025 yılı Türkiye ihracatı açısından “rekor ama zor” bir yıl olarak kayda geçti. İhracat yıllık bazda yüzde 4,5 artışla 273 milyar doların üzerine çıkarken, artış oranlarının geçmiş yıllara göre belirgin biçimde yavaşladığı ise not düşülmeli. Tablo, ihracatın büyüdüğünü ancak “momentum” kaybettiğini ortaya koyuyor. Nitekim 2026 yılına giriş verileri de bu kırılganlığı teyit eder nitelikte. Yılın ilk ayında ihracat tam olarak yüzde 3,9 gerileyerek 20,3 milyar dolara düştü.
Bu veriler ışığında 282 milyar dolarlık hedef teknik olarak ulaşılabilir görünüyor. Büyümenin ana belirleyicisinin talep değil maliyet yapısı haline geldiğini unutmamak kaydıyla. Çünkü ihracatçının karşı karşıya olduğu temel denklem değişti. Rekabet artık fiyat üzerinden değil, maliyet yönetimi üzerinden şekilleniyor. Küresel ekonominin içinden geçtiği krizli dönemde enerji maliyetleri bu denklemin tam da merkezinde yer alıyor. Jeopolitik gerilimler, özellikle Orta Doğu kaynaklı riskler ve enerji arzındaki kırılganlıklar, petrol ve doğal gaz fiyatlarını yukarı yönlü baskılamaya devam ediyor. Bu durum yalnızca enerji faturalarını artırmakla kalmıyor; üretim maliyetlerinden lojistiğe, hatta finansmana kadar tüm değer zincirini etkiliyor.
TİM değerlendirmelerinde de açıkça ifade edildiği gibi enerji, lojistik ve hammadde maliyetlerindeki artış ihracatçı üzerindeki baskıyı da doğrudan artırıyor. Sanayi üretimi de yeniden şekilleniyor. Enerji yoğun demir-çelik, kimya, tekstil gibi sektörlerde üretim maliyetleri küresel rakiplere göre belirgin biçimde yükselmiş durumda. Türkiye’nin bazı sektörlerinde Asya’ya göre yüzde 60’a varan maliyet dezavantajı yaşandığı ifade ediliyor. Karşımızda kritik olabilecek iki sonuç olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ya üretim daha yüksek katma değerli alanlara kayacak ya da bazı sektörlerde pazar kayıpları kaçınılmaz olacak.
Tam da bu noktada sigorta perspektifi devreye giriyor. Çünkü artan maliyetler kârlılıkla beraber risk profilini de dönüştürüyor. Enerji fiyatlarındaki oynaklık, üretim sürekliliği riskini artırırken; lojistik maliyetlerindeki yükseliş tedarik zinciri kesintilerini çok daha olası hale getiriyor. Bu durum sigorta tarafında iki yönlü bir etki yaratıyor: bir yandan riskler büyüdüğü için teminat ihtiyacı artıyor, diğer yandan primler maliyet baskısıyla yeniden fiyatlanıyor. Dolayısıyla sigorta artık sadece bir “koruma aracı” değil, doğrudan rekabet gücünü etkileyen stratejik bir unsur haline geliyor.
İhracatın yeni kırılma alanları
2026 hedefini değerlendirirken büyümeden çok riskleri okumak daha gerçekçi bir çerçeve sunuyor. Bu risk kalemleri şöyle başlıklandırılabilir:
Maliyet enflasyonu: İşçilikten enerjiye kadar tüm girdilerde artış devam ediyor. Bu durum özellikle emek yoğun sektörlerde rekabet kaybına yol açıyor.
Enerji bağımlılığı: Küresel enerji fiyatlarındaki oynaklık üretim maliyetlerini öngörülemez hale getiriyor.
Jeopolitik riskler: Bölgesel çatışmalar ticaret akışlarını doğrudan etkileyerek ihracatta yüzde 30’lara varan dalgalanmalara neden olabiliyor.
Talep daralması: Avrupa başta olmak üzere ana ihracat pazarlarında büyüme zayıf seyrediyor.
Finansman ve kur dengesi: Yüksek enflasyon ve kur politikaları ihracatçının fiyat rekabetini zorlaştırıyor.
Sonuç olarak Türkiye’nin 2026 ihracat hedefi bir büyüme hikâyesinden çok bir “denge kurma” sürecini temsil ediyor. Rakamlar hâlâ artışı işaret etse de bu artış giderek daha kırılgan bir zeminde gerçekleşiyor. Önümüzdeki dönemde ihracatta asıl belirleyici unsurun ne kadar satış yapıldığından çok bu satışın hangi maliyet yapısı ve hangi risk yönetimiyle sürdürüldüğü olacağı görülüyor.
Sigorta sektörü açısından bakıldığında ise bu tablo net bir mesaj veriyor: “Yeni dönemde değer, risk gerçekleşmeden önce devreye giren önleyici çözümlerde görünür olacak.”