Türkiye yenilenebilir enerjide hangi noktada

Türkiye yenilenebilir enerjide hangi noktada

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 2035 perspektifi, yenilenebilir kapasitenin güçlü bir ivmeyle artırılmasını hedeflerken, mevcut yapının kırılganlıklarını görünür hâle getiriyor.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 2035 perspektifi, yenilenebilir kapasitenin güçlü bir ivmeyle artırılmasını hedeflerken, mevcut yapının kırılganlıklarını görünür hâle getiriyor.

Türkiye enerji dönüşümünü başlattı ve süreç devam ediyor. Artan enerji talebi, ithalata bağımlı fosil yakıt yapısı ve küresel iklim hedefleri, üretimden iletime kadar tüm sistemi yeniden ve detaylı biçimde kurgulamayı zorunlu kılıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından ortaya konan 2035 perspektifi, yenilenebilir kapasitenin güçlü bir ivmeyle artırılmasını hedeflerken, mevcut yapının kırılganlıklarını da daha görünür hâle getiriyor.

Bu bağlamda dayanağımız Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın 2035’te rüzgâr ve güneşte 120 bin megavatlık kurulu güce ulaşmayı hedeflediklerini içeren açıklaması oldu. Bakan Bayraktar, yarışma modeliyle her yıl iki bin megavatlık RES ve GES ihalesine çıkacaklarını açıkladı.

Türkiye bugün yaklaşık 110 GW’a yaklaşan kurulu gücüyle önemli bir ölçeğe ulaşmış durumda; yenilenebilir kaynakların toplam içindeki payı yüzde 55’in üzerine çıkarken, güneş enerjisi 15 GW, rüzgâr ise 12 GW bandını aştı. 2035 hedefine bakıldığında bu kapasitenin özellikle güneş ve rüzgâr tarafında katlanarak artması, toplam yenilenebilir kurulu gücün 120 GW seviyesine taşınması öngörülüyor. Bu tablo, ilk bakışta Türkiye’nin enerji arz güvenliğini güçlendirdiğini ve karbon yoğunluğunu azaltma yönünde önemli bir mesafe kat ettiğini gösteriyor. Nitekim yenilenebilir yatırımlar, ithal yakıt maliyetlerini düşürme potansiyeli ve sanayi için yeşil enerjiye erişim avantajı sayesinde rekabetçiliği de destekliyor.

Elektrik üretiminde doğalgazın payı

Ancak bu dönüşümün arka planına yakından bakıldığında, sistemin hâlâ doğalgaz bağımlılığı üzerinden çalıştığı gerçeği değişmiş değil. Elektrik üretiminde doğalgazın payı yıllara göre dalgalansa da genel olarak yüzde 20-30 bandında seyrediyor ve bu kaynağın neredeyse tamamı ithal ediliyor. Bu durum, özellikle küresel enerji fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı Türkiye’yi kırılgan hâle getirirken, yenilenebilir üretimin doğası gereği değişken olması nedeniyle sistemde “dengeleyici” rolün hâlâ doğalgaz tarafından üstlenilmesine yol açıyor. Başka bir ifadeyle, yenilenebilir kapasite arttıkça sistemdeki oynaklık da artıyor ve bu oynaklığı yönetmek için yine ithal bir kaynağa ihtiyaç duyuluyor. Dolayısıyla dönüşüm, henüz bağımlılığı ortadan kaldırmadı. 

Depolama yatırımları olmadan yenilenebilir kapasite artışı tek başına sistem verimliliğini yükseltmeye yetmiyor.
Depolama yatırımları olmadan yenilenebilir kapasite artışı tek başına sistem verimliliğini yükseltmeye yetmiyor.

Bir garip paradoks konusu depolama

Bu noktada enerji dönüşümünün en kritik darboğazlarından biri olarak son derece zorlayıcı bir konu olan depolama altyapısı karşımıza çıkıyor. Türkiye’de şebeke ölçeğinde batarya yatırımları henüz başlangıç aşamasında ve lisanslandırma süreçleri hız kazanmış olsa da devreye alınan kapasite sınırlı kalıyor. Özellikle güneş enerjisinin yoğun üretim yaptığı saatlerde sistemde arz fazlası oluşması, bu enerjinin depolanamaması hâlinde kayıplara neden oluyor. Akşam saatlerinde yeniden fosil kaynaklara yüklenilmesi de hikayenin paradoksunu ortaya koyuyor. Bu durum, depolama yatırımları olmadan yenilenebilir kapasite artışının tek başına sistem verimliliğini yükseltmeye yetmediğini de gösteriyor.

Benzer şekilde, enerji dönüşümünün en az konuşulan ama en belirleyici alanlarından biri olan şebeke altyapısı da ciddi bir dönüşüm ihtiyacı barındırıyor. Türkiye Elektrik İletim AŞ tarafından işletilen mevcut iletim sistemi, büyük ölçüde merkezi üretim modeline göre tasarlanmış durumda. Oysa bugün hızla yaygınlaşan model dağıtık üretim. Özellikle lisanssız güneş enerjisi yatırımlarının belirli bölgelerde yoğunlaşması, iletim hatlarında ve trafo kapasitelerinde dengesizlikler yaratırken, bağlantı süreçlerinde gecikmelere ve yer yer kapasite kısıtlarına neden olabiliyor.

Anadolu ve Ege bölgelerinde görülen kapasite birikimi, üretim-tüketim dengesinin sağlanmasını zorlaştırırken, sistem güvenilirliği açısından risk yaratıyor.
Anadolu ve Ege bölgelerinde görülen kapasite birikimi, üretim-tüketim dengesinin sağlanmasını zorlaştırırken, sistem güvenilirliği açısından risk yaratıyor.

GES tarafında büyüme

Lisanssız GES tarafındaki büyüme ise enerji dönüşümünün en dikkat çekici başlıklarından biri olarak iki yönlü bir tablo sunuyor. Bir yandan sanayicinin kendi elektriğini üretmesine imkân tanıyan bu model, enerji maliyetlerini yönetme açısından önemli bir avantaj sağlıyor ve dağıtık üretim sayesinde sistem yükünün paylaşılmasına katkı sunuyor; diğer yandan ise plansız ve bölgesel yoğunlaşmalar, şebeke üzerinde yeni baskılar oluşturuyor. Özellikle İç Anadolu ve Ege bölgelerinde görülen kapasite birikimi, üretim-tüketim dengesinin sağlanmasını zorlaştırırken, sistem güvenilirliği açısından yeni risk alanları yaratıyor. Bu noktada enerji dönüşümünün sağlıklı ilerleyebilmesi için kapasite artışı ve planlı kapasite tahsisi ile bölgesel enerji haritalamasına ihtiyaç duyuluyor.

2035 hedeflerine doğru ilerlerken Türkiye’nin önünde güçlü bir fırsat penceresi bulunuyor. Bu fırsatın realize edilebilmesi, üretim artışının ötesinde sistem entegrasyonunun başarılmasına bağlı. Güneş ve rüzgâr kapasitesinin birkaç kat artması hedeflenirken, elektrik talebinin de sanayi büyümesi ve elektrifikasyon etkisiyle ciddi ölçüde artacağı öngörülüyor. Buna nükleer enerji yatırımları ve diğer yerli kaynakların entegrasyonu da eklendiğinde, sistemin çok daha kompleks bir yapıya evrileceği anlaşılıyor.

Kırılganlık riskine dikkat

Görünen o ki bu yeni yapının sürdürülebilirliği üç temel eksende şekillenecek: Depolama kapasitesinin hızla devreye alınması, akıllı şebeke yatırımlarının artırılması ve talep tarafı yönetiminin etkin biçimde kullanılması. Aksi hâlde, hızlı büyüyen yenilenebilir kapasite bir avantaj olmaktan çıkıp, sistem üzerinde yeni kırılganlıklar yaratma riski taşıyabilir.

Sonuç olarak Türkiye enerji dönüşümünde önemli bir eşiği geride bıraktı. Asıl dönüşümün henüz tamamlanmadığı açık. Üretim portföyü çeşitlenirken ithal kaynak bağımlılığı devam ediyor. Yenilenebilir yatırımlar hızlanırken depolama ve şebeke altyapısı aynı hızla ilerlemiyor. 2035’e giden yolda enerji üretimi ile enerji sisteminin tamamını dönüştürmek de önemli. Kurumsal risk yönetimi açısından konu, kritik bir operasyonel ve finansal risk alanı olarak ele alınmalı. Çünkü enerji dönüşümü doğru yönetilmediğinde maliyet avantajı yaratmak yerine yeni risk kümeleri üretme potansiyeline sahip.

Benzer İçerikler

Trafo krizi nereye gidiyor

Trafo krizi nereye gidiyor